Her Şeyin Başladığı O Yer

1.1K 119 22
                                    

İyi okumalar..

Yazın son demleriydi lakin kışın soğuk rüzgarları esiyordu penceremde. Günler geçip giderken, geçmeyen bir sızı yer edinmiş göğsümün ortasına, ne nefes aldırıyor ne de öldürüyordu beni. Derin bir kederi de beraberinde getiriyordu rüzgar bana. Sanki Jeon sarayından bana doğru eşlik ediyor, onun kokusunu taşıyordu odama.

Park Jimin Jeon sarayından sürekli haberler getiriyor, Prens'in sağlığının yerinde olduğunu, saray işleriyle meşgul olup, halkın hasat öncesi mahsüllerini kontrol etmek için köyler de ve devlet arazilerinde dolaştığının haberini veriyordu. Her şeyin yolunda olmasına memnundum lakin ona olan özlemim gün geçtikçe artıyor, onu görme isteğiyle doluyordum. Kendimi oyalamanın yolu saray işleriyle meşgul olmak, halkım için çalışmaktan geçiyordu. Tüm bunları yaparken aklım meşgul oluyor ama ne zaman kendimle baş başa kalsam adeta karalar bağlıyor, kendime eziyet ediyordum onu düşünerek. Bir kere düşmüştüm bu sevdaya ve imkansız olmasının dışında unutulan olmanın derin hüznünü yaşıyor olmaktı zor olan aslında.

"Kral'ım amcanız sizinle görüşmek istiyor" dedi Chris.

"Gelsin"

Ne için geldiğini biliyordum ve bu konu hakkında uzun uzadıya düşünüyordum bir süredir. Evlilik her Kral'ın ülkesine karşı bir sorumluluğu olup, kendinden sonra tahtı için bir varis bırakmakla yükümlüydü en önemlisi. Bunun yanı sıra babamın bana olan vasiyetiydi de aynı zamanda. Tüm bunları göz ardı ederek, kalbimi dinlemek bir Kral'a yakışmazdı. Üstelik Jeon Jungkook ne bir aşıktı artık, ne de bir dost. O içten içe bana nefret duyan biriydi ve bunu kendi ellerimle yapmıştım. Bundan sonra ne aşık olduğum adamın yolunu gözleyebilir ne de o yolda tahtımı ve sorumluluklarımı görmezden gelebilirdim artık.

"Kral'ım" dedi önümde eğilerek. "Düğününüze pek az bir vakit kaldı. Prenses Jisoo'yu getirmek üzere askerlerimiz ve dilerseniz ben yola çıkabilirim" dediğinde tahtımdan ayağa kalkarak pencereye doğru ilerledim. Bahçenin çiçekleri tıpkı benim gibi solmuş, yaz yerini güze bırakırken renkler kaybolmuştu adeta. Ben de o günden sonra tüm renklerimi kaybetmiş, tıpkı Prens'im gibi tek bir renge bürünmüştüm, siyahına..

"Düğün olmayacak"

"Kral'ım siz ne söylüyorsunuz, ne demek düğün olmayacak?"

"Endişelenme, sadece düğün tarihini ileri almak istiyorum. Belki bahara... Şimdilik bir nişan töreni yeterli olacaktır"

"Ama tüm hazırlıklar yapıldı ve komşu Krallıklara düğün davetiyeniz dahi gönderilmişken neden ertelemek istiyorsunuz?"

"Aceleye getirmek istemiyorum amca. Yanına bir kaç asker alıp Prenses'i almaya gidebilirsin. Döndüğünüz de nişan törenimiz için hazırlıklara başlarız" dediğimde amcamın bu duruma memnun olmayan yüzüne baktım ve ondan önce odadan çıkarak  yatak odama doğru yürümeye başladım. Kendimi yorgun hissediyordum ama haftalardır uğramadığım göl kenarına gitmek istiyordum. Orası kendimi iyi hissettiğim yerlerden biriydi ve içimde tuhaf bir his vardı. Tuhaf bir şekilde onu orada göreceğimi düşünüyor, benim için geleceğini hissediyordum.

Üzerime keten bir gömlek ve kahverengi bir pantalon giyinerek bez çantamın içine Jungkook'un bana verdiği, aşkı bulmamızı sağlayan o romanı koyarak odamdan çıktım. Sarayımın bahçesinde atım benim için hazır ediliyordu. Chris benim için hazırladığı atıştırmalık dolu çantayı bana uzattığında ona gülümseyerek teşekkür ettim ve atıma bindiğim gibi göle doğru dört nala atımı sürdüm. Rüzgar gözlerimi yakıyor, beni üşütüyordu ama içimde tarifi mümkün olmayan, karnıma sancılar girmesine sebep olan bir heyecana kapılmıştım.

Bloody Love  // taekookHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin