Yağmur, dağılmış ruhumun ve her yere saçılmış kırgınlıklarımın yankısını bastırmak için ellerimden tutuyordu.
Üstümdeki gri tişört ve ince siyah hırkanın kapşonu beni soğuktan ya da ıslaklıktan koruyamıyordu, buna rağmen üşüsem de ıslansam da eve geri dönmek istemiyordum.
Biraz evvel yabancılardan rastgele yediğim dayak, dostlarımın beni birer birer nedensizce terk edişi, ailemin benliğimi kabullenemeyişi ve tüm bir yeryüzü acılarını ve kötülüğünü üstümde denemek istermiş gibi bir hale bürünmüştü gözümde.
Ben sadece tutkularıyla yaşayan ve bunlarla nasıl yaşanacağını bilmeyen genç bir adamdım, cebimde beş kuruşum yoktu ve hastalıktan çıldırmış bir hayvan kadar sağa sola çarparak yürüyordum.
Bana kimse hayatla nasıl başa çıkmam gerektiğini öğretmemişti, muhtemelen bu kimseye öğretilmemişti yine de ben kendimi bir evim olmasına rağmen yersiz yurtsuz, bir ailem olmasına rağmen kimsesiz hissetmekten geri duramıyordum.
Öyle çok şey bilmezdim, her işin altından kalkabilecek olsam da altından kalkmak istemezdim, bildiklerimi göstermek, gösterdikleriminse de sık sık pişmanlığını yaşayıp keşke göstermeseydim, keşke bilmeselerdi diyerek geçirirdim günümü. Cüzdanımın içi boş olduğunda değil, kitaplığımda okunacak kitap kalmadığında çaresiz hissederdim.
Dünyaya baktığımda hepimizin bir hikaye olduğunu görüyordum, sadece hikayelerden ibarettik sanki. Bir çocuğun kırılan bir oyuncak için ağlaması bir hikayeydi, uçsuz bucaksız denizler de yemyeşil vadiler de şehir ışıkları da bir hikayeydi.
Her gün sayısız hikayeyle karşı karşıya kalıyorduk ve ben bunun farkındalığıyla başkalarının hayatındaki izimin kötü, korkunç ya da can acıtıcı olmasını istemiyordum ama aynı duyarlılığa sahip değildi kimse.
Dostlukları beraber vakit öldürmekten ibaretti, birbirimizin vaktini güzelleştirmekten yoksunlardı. Aşk denen şey ise basit cinsel dürtüler ya da klasik bir biçimde görevleştirilmiş gelecek planlarından ibaretti, aşk neydi ve ona nasıl kavuşulurdu bilmediğim gibi anlatılanların hep ötesinde olduğunu iyi biliyordum.
Damlalar yüzümü ıslatırken otların nemli kokuları ve toprağın kendini kusması var olan her şeyin bir başka şeyle karıştığında farklı bir hale büründüğünü gösterir nitelikteydi.
Peki benim bu dünya üzerindeki yerim neydi? Ben perdelerin ardında kalıp gün boyu bir kasanın başında durmak için mi doğmuştum? Ebeveynlerimin bana biçtiği rolleri oynamak, işleri yapmak için mi doğmuştum? Birileri benimle gurur duysun diye mi var olmuştum?
Mum ışığını sadece elektrik kesildiğinde kullananların aksine hala daha isine ve ışıltısına karışmak için dakikalarca onu izleyen birini, gözlerini hiç ay ışığına bile çevirmemiş kimseler nasıl anlardı ki?
Anlaşılamamak ya da anlaşılmamak yıkıcıydı ve anlaşılmak için çaba sarf ettikçe daha da hırpalandığımı fark etmiştim çünkü belirli bir efor karşılığında görebildiğim tek şey hiçlikten ibaretti.
Bir bayırda nefes nefese kala kala ulaşmaya çalışıyordum onlara onlar dik yokuşun tepesindelerdi ve benim için biraz adım atıp inebilirlerdi ama öylece bekliyorlardı ve nihayet yanlarına vardığımda terden sırılsıklam olmuşken ve gözlerim kendi tenimin tuzlu suyundan dolayı yanarken bulanık görüyorken bana şöylece bir bakıp "Gösterişçi" diyorlardı.
"Sen doyumsuzsun, sırf bize bakın yokuşu nasıl da tırmandım ama diyerek hava atmak için girdiğin hale bak" diyorlardı. Omuzlarım düşerken kendimi o yokuşu bir uçurum kılıp aşağıya atmak istiyordum, anlaşılmıyordum.
YOU ARE READING
Magic Shop
FanfictionBurası sihirli bir dükkan ve her kitabın bir ruhu var! İçeri girmeye cesaret edebilecek misin? Yoksa onu görmezden gelip yanından geçip gidecek misin? Merak etme sevgili okuyucu, en güzel aşkı bulacaksın! [ Mini Hikaye ] JJK | PJM
